Feeds:
Posts
Comments

Archive for August, 2009

>Margate

>

Meltoş halalı gezmelerden kalan seriye devam :)








Temmuz ayının sonunda, buralarda deniz havası da ancak bu kadar oluyor işte.




Eşim döndü Kenya’dan. İç burkan insan manzaraları ve hikayeleri ile. “Daha az tüketmek, elimizdekilerin kıymetini bilmek” konusunun üzerinden bir kez daha geçtik, birlikte.

Advertisements

Read Full Post »

>Reçel Manifestosu

>Kadim dostum :) yazmakiyidir, 1 post alttaki yorumunda konuya değinince, zaten aklımda olan soulemama yazı dizisine devam etmeye karar verdim.

soulemama’yla ilgili bir önceki yazıma yorum yapan anonim bir arkadaş, kadınlarımızın; bir sürü çocuk doğurup, ha babam yemek yapıp örgü ören bir kadına neden hayran kaldıklarını anlamadığını yazmıştı.

soulemama’nın hayran kitlesini çoğunlukla, sabahın köründe çocuğunu bakıcıya ya da kreşe bırakıp işe giden, sabahtan akşama, bazen parasını bile almadan fazla mesai ile gece yarısına kadar çalışmak zorunda kalan, camları açılmayan plazalarda nefes almaya çalışan, trafikle boğuşup yine çok katlı bir binanın 15. katına ev diye kapağı atan, balkonundaki 3-5 saksı ‘canlı çiçek’ ile doğayla ilişkisini sağlamaya çalışan, yılda 1 haftalık ‘tatil köyü’ ile şarj olmaya çalışan; yorgun, bezmiş, bunalmış… kariyer sahibi kadınlar oluşturmuyor mu?

Biraz dramatize etmiş olabilirim ama üç aşağı, beş yukarı durum budur.

Mesele soulemama değildir; işten öğleden sonra 3’te çıkan, keyfince dolaşıp trafikle boğuşmadan kendini kısa sürede evine atan, yemeğini, içeceğini alıp bahçedeki koltuğuna, hamağına yerleşen, zaman zaman evden çalışma lüksüne erişen, bahçesindeki böğürtlenlerle reçel yapma keyfini yaşayan, canı istediğinde 500 metre ilerdeki sahile giden hangi kadın soulemama’ya imrenir ki?

Türkiye’de kadının önüne 2 seçenek konuluyor: Ya evde kalıp ‘ev kadını’ statüsü ile ailesel ve toplumsal baskıya maruz kalacak, kendini ezik ve yetersiz hissedecek/hissettirilecek; ya da sabahın 7’sinde evden çıkıp akşamın 8’inde pili bitmiş bir şekilde çalışmış olarak! eve kapağı zor atacak.

Çocuk doğurunca, ben kendim büyütmek istiyorum dese; o kadar sene boşuna mı okudun, evde boş boş oturacak mısın, ev kadını mı olacaksın? baskıları ile karşılaşacak. Onu geçtim, kimse; ‘tamam git 1-2 sene büyüt çocuğunu, gene gelir kaldığın yerden devam edersin, bak o sırada da biraz maaş verelim sana, zor durumda kalma’ demeyecek.

crebro‘nun bir yazısı vardı; Kariyeri Ailesi Olan Kadınlar diye. Orada epey bir fırtına kopmuştu bu konuda. Kadının mutlaka çalışması gerektiğini şiddetle savunan arkadaşların hiç birisi, Türkiye’de kadını-erkeği, çalışanı ezen, haklarından mahrum eden sistemin değişmesi gerektiği konusunda bir şey söylememişti. Söylememişti çünkü bu durum öylesine kabullenilmiş durumda ki, kimsenin aklına; köle gibi, çocuğundan günde 12-15 saat ayrı, pek çok şeyden feragat ederek çalışmak ve sosyal güvencesiz çocuk bakıcılığı, ev hizmetçiliği anlamına gelen ‘ev kadını olmak!’ arasında bir orta yol olduğu gelmiyor.

Sistem günümüzde çalışanı ama en çok da kadını inanılmaz bir şekilde sömürüyor. Türkiye’de şu anki iş dünyası koşullarını, 19. yüzyıl sanayileşme dönemi Avrupa’sındakine benzetiyorum.

Bu işin ekonomik boyutu, bir de sosyolojik yönü var. Ece Temelkuran bir yazısında, kadını okumaya, çalışmaya yönlendiren, ev ve evle ilgili işleri kötüleyen sistemin kadınları; bir tencerenin başında reçel karıştırmanın insanın ruhunu dinlendiren etkisinden nasıl uzaklaştırdığından bahsediyordu.

İpin ucu kaçmış durumda, dışardan bakınca her şey o kadar kaotik görünüyor ki. Sabahtan akşama çalışan kadın para kazanıyor, erkek de kazanıyor. Ancak eve gelen erkek ayağını uzatıp yatarken kadından bütün ev işleri bekleniyor. Durumu olan, işleri haftalık gelen temizlikçiye devrediyor. Kimisi yemeğini de hallettiriyor. Kimisinin imdadına annesi koşuyor. Hem çocuğa bakıyor, hem çalışan kızının karnını doyuruyor (bir önceki soulemama/süper anne kuşağının çilesi bitmiyor). İş, toplumsal kariyer baskısı, ev işleri, çocuk bakımı, her daim ince, bakımlı, genç, güzel, güleryüzlü, bilinçli, sürekli okuyan, araştıran vs vs vs vs baskıları altındaki eğitimli, kariyer sahibi Türk kadını, saçını tepeden iki kuyruk yapmış, bir elinde örgüsü, bir elinde reçel kaşığı, ayağını şömineye uzatmış soulemama’ya tabii ki imreniyor.

Bu işin çözümü? Sistem değişmeden sosyal haklar kazanılmayacaktır. Kısa vadede bu mümkün değil. Ancak kişisel bazda bir şeyler yapılabilir. Ev işlerinin yükünün azaltılması, en önemlisi toplumsal beklenti ve baskılardan bağımsızlaşma.. gibi.

Minimalistik bir yaşam, az eşya, daha az tüketim, üretime yoğunlaşma, hijyen saplantısından kurtulma, çocuğum her öğün taze yemek yesin diye günü mutfakta geçirmekten vazgeçme, hayatı hem kendimiz, hem çevremizdekiler için basitleştirme, çocuk kadar kocaya da kendi işini kendisi yapması yönünde eğitim verme:) gibi pek çok şey modern dünyanın 4 duvar arasına sıkışmış biz yeni nesil kölelerine nefes alabileceğimiz bir pencere açacaktır.

Read Full Post »

>Stonehenge

>Yaklaşık 5000 *Beş bin* yıllık taşlar. Milattan önce 3100 ile 2400 yılları arasında, aşama aşama yapıldığı tahmin ediliyor. Ancak bölgedeki kalıntılar çok daha eskilere gidiyor.

Stonehenge yakınlarındaki, 3 km uzunluğunda 150 metre genişliğindeki bir başka taş yapının milattan önce 3600-3300 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Yani bunlardan bi 600-700 yıl kadar daha eski.

Ama ama.. Daha da eskisi var :) Şu anki ziyaretçi araba parkının yakınlarındaki 4-5 çukurun, milattan önce 8000 *Sekiz bin* yıl öncesinden kalan mezarlar olduğuna inanıyorlar. Yani 10 bin yıllık mezarlar.

Bu taşların tek kalıp halinde olduğunu ve bölgeye kilometrelerce uzaktan getirildiğini de eklemeli.

Şu fotoğraf 1877’de çekilmiş. Restorasyondan sonra şu anki haline ulaşmış.

500 yıl kadar mezarlık olarak kullanılan alan özünde bir dinsel yapı. Tam da bu sebepten, güneşin yıllık konumuna göre (en uzun gün, en kısa gün) inşaa edilmiş.

Meltoş hala Türkiye’ye döneli çok oluyor ama yoğunluktan fotoğraflar ancak geliyor :)

Beş bin yıl.. Dile kolay!

Read Full Post »

>

  1. 5 kisilik arkadas grubumuzla, ayda bir yaptigimiz kacamak. Sabahin 3’une kadar suren sohbetler.
  2. Bahcem. Ona verdigim emek.
  3. Domates fidelerim. Ellerimle diktigim fidelerden, ellerimle domates toplamak, domates kokusu, domates, domates ve yine domates :))
  4. Aksamlari yuzume uyguladigim maskeler. 10 dakikalik guzellik kurlerim :)
  5. Daha iyi bir fotograf makinasinin hayallerini kurmak :)
  6. Nargile.
  7. Tabii ki blog ve onunla ilgili her sey :))

Bir temizlik urunun reklami var. Internette aradim ama bulamadim, fotograf makinasi gelsin onunla ceker eklerim olmadi.

Iki erkek isten geliyor, evlerinin kapilarini aciyorlar. 1. adam icerden gelen kokuyla sok oluyor, resmen geri kaykilip dusuyor. 2. adam mest oluyor, evin icine, halinin uzerine yuzukoyun dusuyor ve mutlu bir yuz ifadesi ile haliyi kokluyor.

Flashback yapiyorlar, oncesine gidiyoruz. Guzel, zayif, bakimli, ev isi yapmaktan gayet mutlu ve mesut bir abla elinde koku spreyi koltuklari, yastiklari spreyliyor. Arka planda 10 yas civarinda bir kiz cocugu masada ders calisiyor.

Reklamin bilincaltina gonderdigi, erkek calisir eve gelir; kadin evinde temizligini yapar erkegine mis gibi ev sunar, bu arada da gayet bakimli, guzel, guleryuzludur vs vs vs vs vs vs vs vs vs
mesajindan bahsetmeyecegim. Artik bunu iletisim, psikoloji, sosyoloji okumayanlar bile biliyor. Benim soyleyecegim, arka plandaki guzel kiz cocugu, bosuna ders calisip kendini perisan etme! Gunun sonunda calis, calis; oku, oku.. gene annen gibi evinde koltuklara koku spreyi sIkIp isten donen kocani bekleyeceksin. Zamanina yazik…!

Read Full Post »

>Keçi

>Geçen Hafta:

70’li yılların polaroid makinalarının fotoğrafları gibi çıkmış :)





Dün:

Banu’nun hediye ettiği, içinde hayvanlardan araçlara pek çok şeyin resmi olan kitabı inceliyoruz.

MK: İşaret parmağıyla her birini tek tek gösterip; Anne mu neğ?
Ben: İnek oğlum.
MK: Anne mu neğ?
Ben: Ördek annem.
MK: Anne mu neğ?
Ben: Keçi oğlum.
MK: Baba o baba, uçağa bindi vııyy gitti!!!

:))))

Şahidim de var, Gül yanımızdaydı, üstelik 10 dakika arayla iki kere aynı cevabı verdi :))

******************************

Hande‘ye ve şirinanne‘ye mimler için teşekkür ediyor ve hemen yazıyorum :)

Hakkımdaki 7 ilginç şey.

Aslında bunu beni tanıyanlara sormak lazım :)) Yanlışım ya da eksiğim varsa onlar düzeltsin artık :))

1- Çay konusunda takıntılıyımdır. Meyve çayları, poşet çaylar, su ısıtıcısında 5 dakikada kaynatılmış suyla demlenmiş çaylar benim için çay değildir :) Su yavaş yavaş ve çiğ kalmayacak şekilde yeterli sürede kaynayacak, çay demlendikten sonra çaydanlığın altı kapatılmayacak (soğuyup tekrar ısıtılınca tadı kaçıyor:)), kahvaltıda içiyorsam, kahvaltı bittikten sonra 2. bir temiz bardakla çay içilmeye devam edilecek :P Meral bu konuda bana, kızım olsa sana gelin olmasını dert etmem, kolay bir kaynana olursun sen. Çayının suyunu iyi kaynatsın yeter der :))

2- Annemin pamuklara sararak büyüttüğü bir kızdım. Üniversiteye ve tabii yurda ilk başladığım yıl, yün atlet+boğazlı body+kadife eşofma, külotlu çorap+kadife eşofman altı+kısa çorap+yün patikle uyurdum :)) İki çorap üstüne iki yün patik giydiğimi bilirim :) Sonra, üşümemenin öğrenilen bir şey olduğunu iddia edip ispatladım. Paltomu elden çıkaralı yıllar oluyor. İngiltere kışını bir hırka ile geçiriyorum :)

3- Çocukluğumda babamın sürekli tavsiyelerinden kalan bir özelliğim, %100 pamuklu, keten, ipek ya da yün dışında (üşümediğim için onu listeden çıkardım artık:P) hiç bir şey giymekten hoşlanmıyorum. Bir şey alırken içinde %5 viscose vs yazıyorsa, az da olsa naylon karışımı varsa sanki buram buram terleyecekmişim gibi gelir, kıyafeti sevsem de almam. Takıntılıyım sanırım :P

4- Bir ürün alırken çok ama çok uzun süre üzerinde düşünür, araştırır, tartar, yerli yabancı forumları, blogları okur, vereceğim paraya değeceğine ikna olduktan sonra alırım. Bir düdüklü tencere için 2 sene düşünmüşlüğüm vardır :) Araba alırken ne yaparım hiç bilmiyorum :P

5- İnterneti kullanmaya başladığım 1997 yılından beri, cinsiyetimi açıkça belirtmeyip, unisex bir isim altında yazdıkça; sanal platformda her zaman, istisnasız erkek muamelesi gördüm. Kadınların siyaset, politika, spor, tarih, teknoloji vb konularda pek fikri olmayacağı, olsa da naif düşüncelerden ileri geçemeyeceği; ancak romantizm, çocuk, ilişkiler, alışveriş, ayakkabı, çanta vs alanlarda fikir beyan edecekleri, en ufak bir tartışmada ağlayarak kaçacakları, melek ve bebek resimlerine bakıp ‘ayyy çok şirin’ diye bayılacakları önyargısı, düşüncelerime , ifade tarzıma ve yazdıklarıma bakılarak otomatikman erkek olarak algılanmama sebep oluyor.

6- Romantik bir insan değilimdir. (Şaşırdınız mı? :P) Hemcinslerimin, mum ışında yemek, keman, çiçek, pırlanta yüzük konusundaki ısrarlı yaklaşımlarını anlayamıyorum :)

7- Romantik değil ama duygusalımdır :)

Diğer mim için zaman kalmadı. O da gelecek sefere inşallah :)

Yorumlar için, olumlu-olumsuz, teşekkür ediyorum. Zaman ayırıp yazdığınız için.

Doğumgünü tebriklerine teşekkürlerimi iletmediğimi de fark ettim. Şu aralar, 24 saatin içinde 1 postu tamamlayamadığım oluyor. MK babasını çok özledi, 2 hafta çok uzun geldi :( Bir an önce babasına kavuşmamız dileğiyle.

PS: Çiş konusu :)) Tuvalete oturması için adaptör tarzı aldığımız edevat kapının kapanmaması için altta takoz olarak kullanılıyor şu an :) Arada soruyorum, kakasını yaparken götürmeyi teklif ediyorum, külotla gezdirip çişi geldiğinde söylemesini tembihliyorum ama niyetli değil :) Ben de ısrar etmiyorum. İlkokula altı bağlı giden çocuk yok nasıl olsa :)) Kendilerini hazır hissettiklerinde öğrenirler.

Read Full Post »

>
Pek çok kişi soulemama’nın gerçekliğini sorguluyor zaman zaman :) Bilmiyorum benden başka soulemama’ya ve enerjisine şaşırmayan var mıdır? soulemama’dan önce benim annem vardı çünkü, öz hakiki, yüzde yüz yerli soulemama olarak :))

Benim jenerasyonumun annelerinin her biri, birer soulemama’ydı.

Penceremizdeki dantel perdeler, masa örtülerimiz, nevresim takımlarımız, yorgan kılıflarımız, yastık yüzleri, bayramlık etek-bluzlerimiz, kışlık yelek-kazaklar, yazlık askılı, çiçekli elbiselerimiz, kolumuzdaki çantalar, duvarımızdaki tablolar.. ve daha neler neler.. her biri annemin, anneannemin, teyzemin, halalarımın el emeği, göz nuru idi.. Yerdeki halılarımız da el dokuması idi ama artık onlar bizim ailenin kadınlarının değil, başka kadınların el emeği idi :)

Mevsimi geldiğinde bahçemizdeki ağaçlardan vişne ve kızılcık toplanır, komposto ve reçeli yapılır; asmanın yapraklarından sarma sarılırdı.

Yaz günlerinin en sık repliği idi; “Nane topla da gel bahçeden, yemeğe koyacağım. Köklerinden çıkarma, tepelerinden tepelerinden kopar.” Nanenin, tepesinden koparılınca yine büyüyeceğini böyle öğrenmiştim.

Bu yazı, rahmetli anneannemden yadigar kalan evi tamirle geçirdi annem ve babam. 62 yaşındaki babam her gün çatıya çıkıyor, ustayla çalışıyordu; annem evi, her bir eşyayı tek tek elden geçiriyor, temizliyordu. Yorulmalarına kıyamamış;”Uğraşmayın o eski evle, satın gitsin anne” demiştim. Kıyamadı. Satamadı. O evi de elleriyle, tek tek taş taşıyıp harç kararak yapmıştı çünkü.

Bir ustabaşı, dedem ve annem. İş çıkışı, annemi de alıp evlerinin inşaatında çalışmaya gidermiş dedem. Kendi elleriyle yaptığı evde, kendi elleriyle baktığı bahçede yaşlanmak nasip oldu ona.

Bugünün, sanki dünyada bir tek çalışan ve yorulan kendisiymiş gibi eve gelip, mutfakta yemek hazırlayan yorgun karısını boşverip, tv karşısında yayılan tembel erkeği nerde, işten çıkıp, gidip evinin inşaatında çalışan dedem nerde?

****************************

Anne ve babamın evindeki koltuklar, yemek masası ve vitrinden bozma kütüphanemiz benden yaşlıdır. 19 yıl sobalı evde yaşadıktan sonra, kaloriferli dairelerine giderken yanlarında götürdüler eski ama eskimeyen eşyalarını. Yenileri de alındı ama eskiler atılmadı. Koltuk süngerlerinin yüzü değişti, tahtaları cilalandı ve salondaki, oturma odasındaki yerlerini aldılar. Benim ve kardeşimin, bir zamanlar çalışma masamız olan eski ve büyük, tahta masa şimdi kardeşimin odasında; bilgisayar masası işlevi görüyor. Yanında, vitrinden bozma kütüphanemiz :)

Hiç 5 yıldızlı otelde tatil yapmadık. Yap-a-madık değil, yapmadık. Bugün moda olan ‘butik oteller’, pansiyonlar, kamplardı istikametimiz. Yıllar sonra bir komşumuzun açtığı 3 yıldızlı otel, hayatımızın tek ‘yıldızlı’ konaklama yeri oldu :)

Hiç arabaları da olmadı anne ve babamın. Almadılar. Etraftan gelen tavsiyelere rağmen, ‘her yere araba var zaten, ne gerek var’ dediler hep. Biri 7 yaşında, diğeri daha 3 aylık 2 çocukla, otobüsle tatile bile çıktılar.

Bugünün anneleri, sanki hayatta ilk kez çocukla otobüse binecek olan onlarmış gibi bir panik, bir panik:) Bu yıl, yanımda 22 aylık MK ile, uçakla Londra-İstanbul, otobüslerle; İstanbul-Çanakkale, Çanakkale-Ankara, Ankara-Aksaray, Aksaray-İstanbul ve yine uçakla İstanbul-Londra yaptım. Küçüklüğümde anne ve babamın cesaretini görmeseydim aynı cesaret gelişir miydi bende? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey; Annemin her zaman, her konuda söylediği; Yap-a-mam diye bir şey yok. Ağzına ekmek götürmesini bilen dünyada her işi yapabilir sözü :))

Annem ve babam.. hala daha, 2 adımlık yolu yürümek yerine arabayla gidenleri çevreyi ve cüzdanlarını zedelemekle suçlarlar, haklı olarak :) Doktorlar; kısa mesafeleri arabayla gitmek yerine yürümenin faydalarından bahsediyorlar. Yürümek benim hayat felsefem zaten :))

****************************

Pazara pazar sepetleri ile çıkılırdı. 15 yıl önce pazarcılar çılgın gibi naylon poşet kullanmaya başladıklarında, annem ve babam, eve getirdikleri naylon poşetleri boşaltıp, yıkayıp, ertesi hafta, yeniden ve yeniden ve yeniden kullanmak üzere yine yanlarında götürmeye başladılar. Hala aynı sistemi uyguluyorlar. İngiltere’de marketler, aynı naylon poşetin tekrar tekrar kullanılması konusunda daha 2 yıl önce harekete geçtiler! Benim annem ve babam bunu bana 15 sene önce öğretti :)

Telefonların evlere girmeye başladığı zamanlar.. Hasta olduğumuz zamanlar bile annem iş yerinden evi arayıp konuşmazdı. Bir sistem geliştirmiştik, ev telefonunu 1 kere çaldırır kapatırdı. Annem olduğunu anlar, çalıştığı yeri biz geri arardık. İş yeri telefonunu, kendi özel işlerinde boş yere kullanmaması için..

İşe sabah 5 dakika geç gitse, aldığı maaşı hak etmek için akşam işten 5 dakika geç çıkardı annem.

Şimdi bizim işyerinde, bilgisayarı açıp kapatma saatleri, hangi sitede kaç dakika gezinildiğinin kontrolü vs. vs yapılıyor. Oysa ben, çalıştığım her dakikanın karşılığını hak etmem gerektiğini daha çocukken öğrenmiştim.

****************************

30 küsur yıl ilkokul öğretmenliği yapan babam, hayatında 1 saat bile özel ders vermedi hiç bir öğrenciye. İlçe kaymakamının, kendi çocuğu için özel ricasını bile geri çevirdi.

Sabahtan öğlene normal dersini verir, öğle yemeğinden sonra öğrencilerini yeniden toplar ve Anadolu Lisesi’ne hazırlardı. Köylünün, işçinin, garibanın çocuklarının hayatı kurtulsun diye uğraştı senelerce. Çünkü o çocukların değil özel ders almak, dersaneye, kursa verecek parası bile yoktu.

Yıllar önce, kendisi de bir öğretmen olan öğrencisi bana, ‘Baban olmasaydı ben okuyamazdım’ demişti. Ölü Ozanlar Derneği ne tutmuştu.. Oysa gerçeği, gözümün önünde yaşardı..

5 yılın sonunda yeniden 1. sınıflara dönen öğretmenler, şehrin zengin ailelerinin çocuklarını paylaşamazlardı. Pek çoğu da fakir fukara öğrenciyi kendi sınıf listelerine almak istemezdi. Hepsi toplanır, hiç itiraz etmeyen babama verilirdi.

Zengin ya da eğitimli ailenin çocuğu okula karnı tok gider, evde ailesi dersleriyle ilgilenir, öğretmenler gününde özel hediye gönderir, gerekirse özel ders aldırır :)) Zahmetsiz oldukları gibi karlıdılar üstelik. Oysa garibanın çocuğu okula aç gelir, evde geçim derdinde anne baba onlarla ilgilen-e-mez, hiç biri de çocuğuna özel ders mers aldırmaz :))

Öğretmenler gününde çiçekten başka (o da özel yaptırılmış buket falan olmayacak) hiç bir hediyeyi kabul etmezdi babam.

40 senedir aynı kazağı giyer durur. Öğretmenlik hayatını 2-3 takım elbiseyle geçirdi.

****************************

80 sonrası, başka bir ilçenin, uzak bir dağ köyü düştü babama, sürgün niyetine. Her sabah 5’te kalkar, bir yere kadar köy-kasaba minibüsleri ile gider, bir yerden sonra geçerse kamyonlara, traktörlere otostop çeker, geçmezse tabana kuvvet yürürdü. Hafta içi, her allahın günü. Bunun yazı var, kışı var; yağmuru-çamuru, karı var…

Şimdi bana, git-gel günde 3 saatlik yol zor gelmiyor mu diye soruyorlar? Sıcacık metro ile, zahmetsizce gidip geldiğim yol.. Zor geliyor demeye utanırım. Karda kışta, uzak dağ köylerine yürüyen bir babam varken, utanırım.

Dünyanın dört bir köşesinden, isteyen herkese gönüllü Şehitlik-Gelibolu rehberliği yapan babam. Yeter ki insanlar görmek istesin, yeter ki öğrenciler tarihlerini öğrensin. Yeter ki.. 1 müze daha görsün insanlar, tarihle, kültürle biraz daha kaynaşsın..

Birinin hayatı devlete, diğerininki öğrencilere hizmetle geçen annem ve babam…

Bana; okumanın, eğitimin, tutumluluğun, seyahatin, öğrenmenin, özbenliğine ve başkalarının haklarına saygının, üretmenin, emeğin, alın terinin, girişimciliğin, sabrın, paylaşımın, fedakarlığın… süsten püsten, kılık kıyafetten, eşyadan, israftan, tüketmekten, tembellikten, bencillikten, mızmızlıktan, habire şikayet etmekten… çok daha değerli ve üstün olduğunu yaşayarak öğrettiğiniz için teşekkür ediyorum.


Compost Bin/Sebze ve meyve kabuklarının toprağa dönüşümünde son durumda :)

Read Full Post »

>Böğürtlen Reçeli

>Reçel bizim evde pek yenmediği için yapmayı düşünmüyordum ama dondurmayı yaparken kaynayan ve mis gibi koku salan böğürtlenler fikrimi değiştirdi :) Tadımlık yapmaya karar verdim.

3 bardak (1 bardak=200 ml/1 küçük nutella bardağı) böğürtleni 3 bardak şeker ve 3 tatlı kaşığı limon suyu ile 15-20 dakika orta ateşte kaynattım. Reçel yerken akıp giden suyundan hoşlanmadığım için su koymadım ama siz isterseniz biraz su da ekleyebilirsiniz. Bir de kaynadıktan sonra köpüğünü üzerinden almayı unutmayın.

Bu minik kavanozları çok şirin bulduğum için, kahvaltı yaptığımız yerlerde kullandıktan sonra atmamış, eve getirmiş, bugünler için saklamıştım :)))

Fotoğraf makinası şu an Afrika topraklarında olduğu için telefonla çekilmiş fotolar bunlar. Eşimi dün sabah yolcu ettik, MK’nın deyişiyle; uçağa bindi vıııyy gitti :))

Read Full Post »

Older Posts »