Feeds:
Posts
Comments

Archive for July, 2009

>Dö Pua!

>Cold Mountain’i izledigimde bir daha Nicole Kidman filmi izlememeye karar vermistim. At arabasinin uzerinde piyano calarak tangir tungur giden, 17 yasindaki genc kiz rolunu oynamaya kalkisan 37’lik Nicole Kidman goruntusu gozumun onunden hala gitmez.

Sirf goruntuleri icin Australia filmini kiraladigimda bir daha Nicole izlememe sozumu bozdum ama nerdeyse bir daha Hollywood filmi izlememe karari almaya kalkisacaktim :P

Geyik yapa yapa, huzunlu olmasi gereken sahnelerde kahkaha ata ata izledim. Hos bir komedi filmi olmus :P Amaci o olmasa da :))

Hele hele “politik kamera” suzgeciyle izleyince, geyigin dibine vurdum :))

Dö pua vercektim, hadi goruntulerin hatrina 3 yildiz verdim :)) Ogretmen olsam cok notu bol olacagim, kesin :)) En kotusunde bile emege saygi diye diye dagitiyorum :)))

Read Full Post »

>Ping? Pong!

>Sene bindokuzyüzdoksanyedi. Aylardan nisan.

Okuldaki ikinci yılım, yılın ikinci dönemi. Okulu sevmiyorum. Sistemle kavgalıyım. Yalnızım. Mutsuzum.

Sabahtan öğleye kadar derslere giriyor, günün geri kalanını kütüphanede geçiriyorum. Önce raflara kitapları diziyor, part-time çalışma saatlerimi tamamlıyorum; sonra raflardan kitapları alıyor, okuyor, okuyor, okuyorum. Sıkılıyorum.

Yurt ve okul arkadaşlarımdan birisini görüyorum bir gün okul koridorunda. Bir süredir ortalıkta göremediğim için soruyorum; ‘Nerdesin? N’apıyorsun?’

‘Harika bir şey keşfettim, çok eğlenceli, İnternet diye bir şey, gel bak göstereyim’ diyor. Hemen o an beni tutuyor, okulun bilgisayar laboratuvarına sokuyor. Ve ben, bir çağı kapatıyor; bir çağı açıyorum. Dünyanın o güne kadarki en büyük teknolojik devriminin şahidi oluyorum.

Bilgisayara ve internete dair hiç bir şey bilmiyoruz. Tek bildiğimiz bilgisayar ekranındaki ‘mirc’ yazan ikona tıklamak. Sonra kalbimiz hızlı hızlı atıyor. Ekranda yazılar önce yavaş, sonra hızlı hızlı akıyor. Ping? Pong! yazısını dört gözle bekliyoruz. Çünkü o yazı ile dünyaya bağlanıyoruz.

Bir avuç ‘egzantrik’ öğrenciyiz. Teknolojiye yönelik bilinçli ya da bilinçsiz merakımız dışında başka ortak özelliklerimiz de var. Her birimizin kendi içinde, kendisiyle ve çevresiyle bir kavgası var. Sorunlarımızı, küçücük laboratuvarda, yan yana oturup ekran karşısına kilitlenerek unutmaya çalışıyoruz. Kafamızı çevirip yanımızdaki ile konuşmazken aynı kişiyle bir ekip olup mirc aleminde fırtınalar estirebiliyoruz. Bazen tüm laboratuvar komşularımla aynı sohbet kanalında oluyoruz, ortamda dönen muhabbete aynı anda kahkaha atıyoruz. Hepimiz çok mutluyuz.

Devam zorunluluğu sebebiyle hepimiz derslere giriyoruz ama aklımız bir tek yerde. Ders esnasında hülyalı hülyalı sıraya Ping? Pong! yazanın tek ben olmadığımı, hemen hemen tüm lab arkadaşlarımın ders saatlerinde sıraların, defterlerin üzerine sanal mirc muhabbetleri yazdığını, ders bitimini sabırsızlıkla beklediğini öğreniyorum. İnternete, daha doğrusu sanal dünyaya, mirc alemine aşığız.

Sabah ders olmadığında bilgisayar laboratuvarı önünde sıra oluyoruz. Bir avuç bağımlıyız ama ders ve ödev için bilgisayarları kullanmaya ve mutluluğumuzu gasp etmeye çalışanlar var :)) Onlardan önce koşmalı, yer tutmalıyız. Ping? Pong! bizim hayata tutunma noktamız, o günlerde hayat sorunsalına tek ve tüm sanallığına rağmen en gerçek cevabımız.

Sanal dünyadaki arkadaş profilimiz çok çeşitli değil henüz. İnternet’in Türkiye’deki varlığı, henüz yeni emekleyen bir bebek kadar yeni. Bazı üniversitelerde var internet, en ballı kullanıcılar bu üniversitlerin öğrencileri, neredeyse 24 saat ücretsiz internete bağlanabiliyorlar. İnternetle yatıp, internetle kalkıyorlar :) Uyku tulumlarını laba götürüp gece boyu kesintisiz internet partisi yapıyorlar :))

Süperonline’nın kaşıkla internet verip, kepçeyle parasını aldığı günler. Zengin lise/kolej öğrencileri var internet dünyasında, bir avuç üniversite öğrencisinden de az sayıda.

Bir de olmazsa olmazlar tabi, bilgisayar/IT dünyasının insanları. Programcılar, bilgisayarcılar, teknoloji dergilerinin çalışanları vs.

Toplamda 3 avuçluk insanız, sene bindokuzyüzdoksanyedide.

Türkiye dışındaki profil daha renkli tabi. Batı’da ve Uzakdoğu’da evlere girmiş. Mirc kanalından düşmemek için internetini 24 saat açık bırakan ve otomatik bir şekilde kanala bağlı kalanlardan ağzımız açık, hayranlıkla bahsediyoruz. Evden 24 saat internete bağlanmak ne demek biliyor musunuz? Günümüz dünyası için, rokete binip uzaya şöyle turistik bir gezi yapıp dönmek ne demekse, o zamanlar için de o demek işte :))

Türk mirc kanallarının 4. bağımlı profilini, yurtdışında yaşayan ve vatan hasreti çeken Türkiyeliler oluşturuyor. İstanbul ve Ottoman kanalının kurucuları ve kullanıcıları. Ottoman kanalının ABD’de yaşayan kurucusu o günlerde bir trafik kazasında hayatını kaybediyor maalesef. Sanal dünyada gerçek ilk hüznü yaşıyoruz.

Labta günler çok eğlenceli, çok zevkli geçiyor. Akşam 6 olup da sıkıcı ve sıradan :) öğrenciler ortalıktan el ayak çekince iyice biz bize kalıyoruz. Para topluyoruz aramızda ve bir gönüllüyü kantine gönderiyoruz. Açlıktan midemiz sırtımıza yapışmak üzere. Tuvalete bile yanımızdakine yerimizi kaptırmaması için sıkı sıkı tembihleyip koşa koşa gidip geliyoruz.

Labın iki müdavimi ben ve nisan, (Beni internet dünyasına sokan arkadaşımın sanal alemdeki takma ismi, nisan ayında internetle tanışmış olmasından geliyor) gece 11’de yurda giriş yapmak zorunda olan ve bu yüzden ekran başından erken kalkmak zorunda olan iki genç kızız. Okuldan çıkıp, otobüs ya da minibüsle yurda varmak 1 saatimize mal oluyor. Daha geç çıkmak için bir fikir buluyoruz. Her akşam, saat yaklaştığında arabası olan birisini kafalıyor nisan :)) Bizi okuldan alıp yurda bırakması için. Sanal dünyadan kafalıyor tabi, gerçekle bağlantımız kesik :)) O akşamlar daha bir mutlu oluyoruz, mirc’te daha uzun zaman geçirebildiğimiz için :))

Nasıl oluyor da güveniyoruz değil mi, internetten bulduğumuz kişiye? O zamanlara sanal alem henüz çok temiz :) Bir avuç öğrenci ile bir avuç bilgisayarcı oluyor karşımızda. Hem onlar da teknoloji bağımlısı, halden anlıyor; hem zararsız, kendi halinde insanlar oluyor. Hem de, evlerine giderken bizim okulun önünden geçmeleri gerekiyor :)

İnternet dünyası küçük. Günlerden bir gün İsveç’te yaşayan bir Türk’le yazışıyorum. Karikatürist olduğunu söylüyor. Değişik insanlarla tanıştığımızda laba anons yapıyoruz, herkes kendi muhabbetini bir de sesli olarak lab arkadaşlarına geçiyor.

aa İsveç’ten Türk bir karikatüristle yazışıyorum şu an diyorum. İki sıra yanımdaki arkadaş garip bir yüz ifadesi ile bana dönüyor, benim kuzenim de İsveç’te yaşıyor, üstelik karikatürist diyor. Adı ne, nerden mezunmuş.. derken iki kuzeni buluşturuyorum :) Labta bir sevinç, bir heyecan dalgası. İnsanlık için küçük ama bizim için büyük bir olaya şahitlik ediyoruz :)

Bir başka gün, arkadaşım nisan, nasıl olsa her daim deli gibi meşgul olan hattı düşüremez, düşürse de adımı sanımı bilmiyor, bana ulaşamaz diye chatboy’lardan birisine yurdun telefonunu veriyor. Aynı akşam yurtta oturuyoruz, koridor yankılanıyor; Mersinli nisan, Mersinli nisan telefon :)))) Sanal aşıklar engel tanımıyor, öğreniyoruz :))

Ben, cinsiyetimi gizleyen bir takma isimle takılıyorum chat aleminde. Henüz asl’lerin çok yaygınlaşmadığı zamanlar. Güzel arkadaşlarım oluyor. Hong Kong’ta yaşayan Türk bir mühendis, Hollanda’da doğup büyümüş bilgisayarcı bir gurbetçi, Gata’da asker bir doktor. Yanınızdakine aralamayı bile düşünmediğiniz sır perdelerinizi sonuna kadar açtığınız, bilerek ya da bilmeyerek terapistiniz olan sanal ve güzel dostlar. Herkes bir diğerinin dert ortağı. İnternet bir garip yalnızlar rıhtımı.

Mirc toplantıları düzenleniyor. Türk kanallarının kullanıcıları ABD’de, İstanbul’da, Ankara’da bir araya geliyor, tanışıyor. Blog toplantılarının falan büyük büyük büyükannesi, büyük babası formatında :)) Ben katılmıyorum hiç bir toplantıya. Sanal dünya bir köşede, reel dünya başka bir köşede dursun istiyorum. 24 saatin büyük çoğunluğunu sanal dünyada yaşasam da ikisini birbirine karıştırmak istemiyorum. Hele hele internette tanıştığı karşı cinslerle buluşup görüşenlere ıyyyk diye küçümseyerek bakıyorum. Böylesi entellektüel bir bilgi ve dostluk havuzunu ne diye ‘sevgili’ geyikleri ile bulandırıyorlar anlamıyorum… Oysa kader ağlarını hızla örüyor, bilmiyorum…

:))

.
.
.
truva has left #istanbul
.
.
.

Read Full Post »

>Cliveden House

>

İlk olarak 1666 yılında yapılan ancak 2 kere yanan Cliveden House‘ın son hali 1851’de yapılmış. Charlie Chaplin’den Winston Churchill’e kadar kimler gelip geçmemiş bu evden. İkinci dünya savaşı sırasında Kızıl Haç’ın hastanesi olarak kullanılırken, 1970’lerde ABD’deki Stanford Üniversitesi’nin İngiltere’deki kampüsü olmuş.

Şu anda küçük bir kısmı ziyaretçilere açık tutuluyor. Büyük bir kısmı National Trust tarafından otele kiralanmış.

Evin içinden görüntüler için: Cliveden

Kocası Lord Astor ile birlikte evin son sahibi olan Lady Astor, 1919 yılında, İngiltere Parlamentosu’na giren ilk kadın olma özelliğine sahip. Linkteki resmin orjinali, günümüzde otelin bir odası olarak kiralanan Lady Astor’un orjinal yatak odasında; kopyası, otelin salon bölümünde sergileniyor, özelliği ise ilk yapıldığında arkasında, sırtında, oğlunu tutuyormuş. Ancak sonradan oğlu resimden silinmiş, sırt bölümü yeniden yapılmış.

Lady Astor

Evin arka balkonundan manzara.



Fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere, buralar bu yaz da yağmurlu, yağmurlu, yağmurlu…

Yarın da tüm gün yağmurlu, günün ortasında hava sıcaklığı tahmini 16-17…

Ağustos’un başında halamız TR’ye dönüyor, yakın bir kaç arkadaşım tatile gidiyor, birisi halihazırda Türkiye’de tatilde, eşim muhtemelen iş gezisinde.. Eminim hava günlük güneşlik olur o zaman :)))

Read Full Post »

>Şu sıralar..

>
Ayşecim, ben de sevdiklerime toz kondurmam, seni anlıyorum :D
Çakmasını da görmek isterim şahsen :)))

Şulecim, Oxford’a bir kere gittik ve orasını çok klostrofobik, boğucu, sıkıcı bulduk. Cambridge kat be kat güzel -bizce- bir üniversite şehri olarak. O yüzden kısa süreliğine İngiltere’ye gelenlere Oxford yerine Cambridge’i ziyaret etmelerini tavsiye ederim.

süpürgesiz cadı, biz de Almanya’ya gelmek istiyoruz, evleri değiş tokuş edip yer sorununu halledelim :D

Banucum, ben de senin gezi yazılarını zevkle takip ediyorum, seve seve yayınlarım elbette :))

Sevgili Meltem, teşekkürler :)) Bahçeye gelince, patates, sarımsak ve taze soğanları gidip gelip topluyor, yiyor ve dağıtıyoruz :) Heyecanla domatesleri beklemekteyim :)) Bir de böğürtlenler var, bir kısmı kesilmeyi bekliyor. Meyveleri toplanacak ama şu ara vaktim yok, misafiri geçirelim böğürtlenlere el atmayı düşnüyorum.

Şirinanne
, siz geleceğiniz tarihi ve kalacağınız yeri bildirin ben size özel, detaylı bilgi gönderirim :)

Kirpikteki Gözyaşı, teşekkürler, sana da iyi hafta sonları :)

Read Full Post »

>Cambridge

>

Cambridge Nehri

Cumartesi Wimpole Hall’den sonra, daha önce defalarca gittiğimiz ama her seferinde hiç sıkılmadan, çok severek gezdiğimiz Cambridge’e geçtik.

Cambridge şehri, Cambridge Üniversitesi’nin kolejlerinden oluşuyor. ‘İşte şurası da Cambridge Üniversitesi’ diye gösterilecek bir üniversite yok. Tüm şehir Cambridge Üniversitesi. Tüm şehir kocaman bir kampüs. Kitap, bilgi, tarih, araştırma düşkünleri için yeryüzünde cennetten bir köşe yani :))












800. yılını kutlayan Cambridge Üniversitesi.


Bu akşam Harry Potter and The Half-Blood Prince filmine gittik ancak hayalkırıklığı yaşadık. Olmamış. Karakterlerin üzerinde yeterince durulmamış, bazı şeyler çok havada hatta yarım kalmış. Aksiyon olsaydı bari, o da ancak tadımlık. 2.5 saat sürecek ne vardı anlamadık. Sürekli saate bakıp, bitse de gitsek modundaydım. Cık, olmamış :)))

Lovefilm.com’dan Mr. Brooks’u izledik geçen hafta. Beklediğimden güzeldi. Değişik bir bakış açısı olmuş.

Şimdi The Duchess geldi ama Harry Potter yüzünden izleyemedik bu akşam. Cumartesi akşamı belki..

Tam da seyyahanne bloguna isim koyduğum günün ertesinde şirinanne, İngiltere’ye gelecekler için gezilecek-görülecek yerler tavsiyesi sormuş :)

seyyahanne blogu için daha ‘cool’ bir isim arıyorum ama henüz bulamadım :))

Gezi yazılarını oraya da aktarmak istiyorum.

Bizim ziyaretimize gelen misafirlerimiz için kendiliğinden oluşmuş, 15 günde İngiltere’yi tanıyalım gezi turumuz var :))

Londra’da belli başlı yerler; British Museum, Greenwich Park, Parlamento Binası-London Eye civarı, Oxford Street, Regent Street, Piccadilly, Trafalgar Square, National Gallery, Buckingham Palace… diye devam ediyor.

Şehir dışı içinse; Cambridge, Windsor ve Brighton şehirleri sayılabilir.

Umarım zamanla daha detaylı bilgiler hazırlayabilirim ama o zaman kadar, İngiltere ziyaretçilerine maille fikir ve tavsiye verebilirim :)

Read Full Post »

>Wimpole Hall

>
Wimpole malikanesi&bahçeleri&çiftliği, Cambridge şehrinin 14 kilometre güneybatısında, 12 kilometrekarelik alan üzerine ilk olarak 1640 yılında inşaa edilmiş.

1938 yılında son sahipleri, Kaptan George Bambridge ve karısı Elsie Bambridge malikaneyi satın almışlar.

Türkiye’de “If/Eğer” şiiri ile tanınan ünlü İngiliz şair ve yazar Rudyard Kipling‘in kızı olan Elsie, kocasıyla malikaneyi aldıktan kısa bir süre dul kalıyor. Uzun yıllar tek başına, Cambridgeshire bölgesinin en büyük evini (yaklaşık 200 odalı, içinde kendi küçük kilisesi bulunuyor) restore ettiriyor. Onun çabaları sonucu ev bugünkü konumuna ulaşıyor ve ölümünden sonra National Trust’a devredilerek ziyarete açılıyor.

Ev, bugüne kadar gördüğüm en güzel, en ferah evdi. Görevlilerden birisi, genelde kadın ziyaretçilerin bu evi çok sevdiğini, bunun sebebinin; evin neredeyse tamamının bir kadın tarafından restore edilmiş olması olduğunu söyledi. Gerçekten de bu ev diğer evlerin aksine açık renk duvar boyalarına, pastel tonlarda halılara ve allı güllü koltuk kumaşlarına sahipti.

Kütüphanesi, gördüklerim arasında en büyüğü idi. Ağzımız hayranlıktan ayrılmış bir şekilde, yerden duvara uzanan ve harf sırasına göre düzenlenmiş raflara, odanın büyüklüğüne, tavanın yüksekliğine, tamamı ciltlenmiş kitaplara bakakaldık.

Evin en hüzünlü yanı, evin son sahibi Elise Bambridge’in, kocasının ölümünden sonra ömrünün son 34 yılını o evde yalnız başına geçirmiş olmasıydı. Restorasyon bittikten sonra, gündüzleri gelip giden, yemeğini, çayını hazırlayan, kişisel temizlik işlerini halleden bir hizmetlisi haricinde, yapayalnız yaşamış o evde. Gecelerinizi, uçsuz bucaksız bir arazinin-ormanın ortasındaki 200 odalı bir evde tek başınıza geçirdiğinizi düşünsenize?

O uzun yıllar boyunca, geceleri ıssızlığın ortasında tek başına ne düşündü? diye düşündüm evi dolaşırken. Babasının kitaplarını okuyup onu mu düşünürdü, kocasının hatıralarını mı tazelerdi, hayatının muhasebesini mi yapardı? O evden ayrılmaya, şehre inip insanlar arasına karışmaya hiç kalkışmadığına göre halinden ve yalnızlığından memnundu demek ki.

Yatak odasında, yatağının başında kocasının siyah beyaz, küçük bir resmi duruyordu. Her gece, en son onu öpüp, kilometrelerce alan içinde yapayalnız ve sessiz uykuya dalıyordu belki de..

Ön bahçenin görüntüsü.

Evin arka bahçesi.

Arka cephenin görüntüsü.


Evin içinden görüntüler: Wimpole Hall

(Ekranın sol üst köşesinde Hall yazan linke tıklayın)

Sağ üst köşedeki oturma odalarından bir tanesi.
Hemen onun altındaki kütüphaneden bir görüntü.
Sol alt köşedeki, evin içinde bulunan küçük kilise.

Eğer

Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde ‘dayan’ diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;

Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası
sen bir İNSAN olursun oğlum…

Rudyard Kipling

Şiirin orjinali: If

Elsie Bambridge, gençlik yıllarında.

Read Full Post »

>Görme Biçimleri

>
Yıllar önce fotoğrafçılık dersi almıştım, henüz dijital makinaların Türkiye’ye girmediği zamanlardı. Teknik bilgi öğrenimi dışında, işin felsefesi üzerine de okumalar yapıyorduk. Bu okumalardan bir tanesi de John Berger‘in The Way of Seeing kitabı idi. Görme Biçimleri ismiyle türkçeleştirilen kitabı, özellikle hemcinslerime okumalarını tavsiye ederim. Muhtemelen tüm kitapevlerinde bulunur.

İlk olarak 1972’de yayınlanan kitabın temeli, JB’nin BBC televizyonunda yayınlanan bir dizi belgesel programına dayanıyor.

‘Men act, Women appear’ diyor Berger. Yani erkekler eylemde bulunur, kadınlar (ortada) görünür.

‘Erkek kadına bakar; kadın, erkeğin kendisine bakışını izler.

Kadınlar için hazırlanmış bir reklamda kullanılan kadına erkekler bakar ve orada bir kadın görürler. Kadınlar ise o reklama baktıklarında, erkeklerin kendilerine bakışını, erkekler tarafından nasıl görüldüklerini görürler’ der.

O yüzden sözde kadınlar için hazırlanan reklamlar bile aslında kadının erkek karşısında kendisine sürekli çeki düzen veriş sisteminin hareket noktasıdır.

Berger, en az 17. yüzyıldan bu yana, kadının çıplak olarak resmedilişi; kadınların “kadının ve resmin sahibi olan” (ya da daha doğrusu bu anlayışa sahip olan) erkek karşısındaki aşağı/ ezik konumunu ortaya koymakta, vurgulamaktadır der.

‘Rönesans sonrası Avrupa’sında cinsel imajların, kadın çıplaklığının bu kadar öne çıkmasının nedeni, cinsel yaşamın baş kahramının o imajın sahibi ve izleyici olmasıdır.

Bugün kadının erkeğe ‘değişik şekilde’ gösterilmeye devam edilmesinin nedeni de, ideal izleyicinin hala daha ‘erkek’ olduğuna, kadın imajının da erkeğin gururunu okşaması, onu övüp göklere çıkarması gerektiğine inanılmaya devam edilmesidir… diyor.

Bu ‘erkek’ kavramının; “heteroseksüel, ergenlik yaşını geçmiş, beyaz erkeğe” tekabül ettiğini belirtmekte fayda var.

Bugün kadınların, kendi özgür seçimleri olduğuna inandıkları kimi eylemlerin kökeninin, 17. yüzyıl sömürgeci beyaz erkek zihniyetinin günümüze uzanan izdüşümleri olduğunu kavramaları belki de gerçek özgürlüğü; öğrenme, bilme, düşünme, idrak etme, karşılaştırma, eleştirme, bilinçaltına işlenmiş yönlendirmelerden kurtulma ve asıl o zaman kendi özgür iradesi ile karar verme özgürlüğünü kazandıracaktır, kim bilir?

Read Full Post »

Older Posts »