Feeds:
Posts
Comments

Archive for September, 2007

>


Yazmak istediğim o kadar çok şey var ki!

Asya kilosunu sormuştu MK’nın. Son iki haftaya kadar çizelgeye göre iyi gidiyordu. Ancak dün tarttığımda iki hafta öncesine göre pek kilo almadığını gördüm.
Bugün itibariyle; 19 hafta+6 günlük=6.5 kg.

Neyse, yine de sorun edilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Biraz daha bekleyelim.

Genelde evde tartıyorum, dijital tartı olduğu için tam gramına kadar tartıyor. Önce ben kendimi tartıyorum sonra da cıbıl MK’yı kucağıma alıp çıkıyorum tartının üzerine. Sağlık ocağındaki tartımları ile örtüşüyor o yüzden ayda ancak 1 kere falan götürüyorum tarttırmak için. Haftaya yine bir uğrarız.

*********************************

Eşim işlerini ayarlayabilirse 3 hafta sonra Türkiye’de olabiliriz :) Kayınvalidemlere haber vermeyip, MK’yı kapılarına bırakıp saklanmak suretiyle sürpriz yapmak gibi bir niyetimiz var :D Bunu okuyan eşimin sevgili kardeşleri, kuzenleri; sakın sürprizi bozmayın :P

*********************************

Sevdiklerim konusunda sobelenmiştim.. Bakalım neler gelecek aklıma:)

…Severim…

  • Sabah, gökgürültüsü ve cama hızlı hızlı vuran yağmur damlalarının sesi ile uyanmayı ve yorganın altına gömülüp uyumaya devam etmeyi.
  • Güzel bir kahvaltıyı ama en çok da akşamdan bende kalmış dostlarımla o kahvaltının ve çayın tadını çıkarmayı.
  • Hafta sonları dostlarımızla yediğimiz yemekleri, birlikte geçirdiğimiz vakitleri.
  • Alçakgönüllü, hoşgörülü, efendi insanları, pozitif enerji saçanları, ve çocukları.
  • Posta kutumda, internetten ısmarladığım bir kitabı, cd’yi, ürünü bulmayı.
  • Okumayı, okumayı, okumayı. Kitapları, blogları, gazeteleri, köşe yazılarını…
  • İnterneti :)
  • Fotoğraf çekmeyi.
  • İnsan hikayelerini dinlemeyi. Pek çok kişinin aksine otobüste ya da bir bankta yanıma oturup bana tüm hayatını bir çırpıda anlatan insanları severim ben:) Aklımda o kadar çok hikaye var ki onlar sayesinde.
  • Evi saran kurabiye/kek kokularını.
  • Gökyüzünü kaplayan kapkaranlık bulutları, yine gökgürültüsünü, yine şiddetli yağmuru.. Ve o havada koltukta oturup çayımı içerek kitap okumayı.
  • Gezmeyi, keşfetmeyi.
  • En az gezmek kadar evimi :) Hiç çıkmadan haftalarca evde oturabilen bir insanım ben:)
  • Kitapçılarda rafların arasında kaybolmayı, yeni kitaplar seçmeyi, koltuğa oturup sayfaları karıştırmayı.
  • Şu aralar oğlumun dil çıkarışlarını ve püürrttfff diye dışarıya tükürük atmasını :)
  • Bloggerların sayfalarını açtığımda güncellenmiş bulmayı :)
  • Sabah çok erken kalkmamın sonucunda, saati 13.00 zannederken daha 10.00 olduğunu keşfetmeyi.
  • Yine benzer şekilde, saatler geri alındığında ve havalar erken karardığında, saati 21.00 olmuş zannederken daha 19.00 olduğunu farketmeyi.
  • Mumları. Ben bir mum fetişistiyim :)
  • Hint yemeklerini, müziklerini, filmlerini, hikayelerini ve yazarlarını.
  • Kaleleri, müzeleri, tarihi.
  • Yaz akşamları -Türkiye’de- balkonda sessizce oturup yıldızları seyretmeyi, ağustos böceklerinin sesini dinlemeyi.
  • Kemalpaşa tatlısını.
  • Kahve kokusunu… ve daha nice seyi…
severim…

Sevdiğim hava :)

*********************************


Dün MK’yı slinginde sitenin bahçesinde dolaştırırken, 7 aylık hamile Hintli komşum sling hakkında bilgi aldı:) Sling çılgınlığı hızla büyüyor, durduramıyoruz :)

*********************************

Bu aralar ek gıdalarla ilgili araştırıyorum. Işıl’ın tavsiyesi faydalı bir site buldum: KellyMom.Com
4-6 ay arası bebeklere denemelik günde bir kaç yudumluk su verilebileceğini okudum. Bu akşam denemek istedik, suyu kaynattım ancak soğumasını beklerken MK’nın uykusu geldiği için deneme yarım kaldı :) Aslında kaynamış su falan… Eşimin ısrarı:P Çeşmeden doğrudan vereceğim, alışsın :)

*********************************

İleride sebzeyi reddetmesinler, tatlıya alışmasınlar diye meyvelerden değil de sebzelerden başlanıyormuş genelde. Ancak anne sütü zaten tatlı olduğu için ilk verilen katı gıdanın da tatlı olması, (anne sütünün tadına benzemesi açısından) bebeğin ek gıdayı kabul etmesini kolaylaştırabiliyormuş.

Bir de, ek gıdaları tanıtırken kaşık yerine annenin kendi parmağını kullanması tavsiye ediliyor.


İlk 1 yıl içinde bebeğin ana gıdasının yine anne sütü, katı gıdaların sadece ‘tanıtılan’, anne sütünü tamamlayan tadlar olduğu, 6. ve 7. aylarda katı gıdanın günde yalnızca 1 kere denenmesi gerektiği, hatta bazı annelerin yalnızca bir kaç günde bir tanıtım:) yaptığı yazıyor.

Çok güzel bilgiler var, bir ara oturup derler-toplar, çeviririm umarım :I

*********************************

Işıl ingilizce blogunda bir çekiliş yapıyor. Diş çıkarma aşamasındaki bebekler için kehribar taşı, ağrı kesici, rahatsızlığı giderici özelliği sebebiyle kullanılıyormuş. Kehribar taşlarından yapılmış bir kolye bebeğin boynunda duruyor, taşların tenine değmesi ile bebeği rahatlatıyor. Katılmak isteyenler linke yorum bırakıp, çekilişi bloglarından duyurabilirler.


*********************************


Yeşim teyze bu kez de biyolojik teyze oldu :) Ablasının kızı tatlı Eylül, eylül ayında aramıza katıldı :) Yeşim teyzeyi bir kez daha tebrik ediyor, darısı başına diyoruz ;))

*********************************

Beni bloglarına ekleyen arkadaşları statcounter’dan ya da bana bıraktıkları yorumlardan bulup ekliyorum ancak zaman zaman gözümden kaçanlar olabilir. Eğer beni eklediyseniz ancak ben sizi eklemediysem bilin ki haberim olmadığı içindir:) Bana bir e-mail atar ya da yorum bırakırsanız en kısa zamanda eklerim.

Read Full Post »

>Cuma’dan bu yana çok yoğun ve güzel zaman geçirdik. Gerçi hep evdeydik ama gelenimiz gidenimiz çoktu sağolsunlar:)

CUMA


Öncelikle cuma günü, blogumuzun sıkı takipçilerinden sevgili Duygu teyzemiz, İzmir’den iş gezisi için İngiltere’ye gelince, onca işinin gücünün arasında, MK’yı öpüp koklamaya uğradı :) Türkiye’ye döndüğünden bu yana, belki 2 seneden fazladır görüşemiyorduk. Çok az kalabildi ama çok güzel vakit geçirdik. Çok teşekkürler canım, hem uğradığın için, hem güzel hediyelerin için.

MK inanılmaz eğlendi Duygu teyzesi ile:) Duygu da MK ile çok güzel vakit geçirdi :)

Duygu teyzesinin getirdiği kıyafetlerle oğlum birden bire büyüdü, delikanlı oldu sanki:)

hmmm.. Bakalım London Stoke Exchange değerleri ne olmuş?

Bu öğleden sonraki tüm toplantılarımı iptal edin lütfen, özel bir misafirim var:)

Cuma akşamı Össlem teyze geldi:) Pazartesi akşamına kadar bizimleydi. Hep bizde kalsın, hiç gitmesin istiyoruz ama olmuyor işte:)

CUMARTESİ

Cumartesi günü MK güzel güzel önce su banyosunu, sonra da güneş banyosunu yaptı…

Ardından babası saçlarını taradı…

Kıyafetlerini giydirdi.

Cumartesi akşamı Meral ve Yeşim teyzeler bizdeydi…

Pazar günü, hem cumartesinin yorgunluğu, hem gece MK’nın sürekli uyanıp beni uykusuz bırakması sonucu sabah onu babasına teslim edip öğlene kadar uyudum:)

Pazar sabahı MK, babasının gözünden…

Güzel ve güneşli bir gündü, bir yerlere çıkalım dedik ama klasik pazar rehaveti bastırdı:) Bilimum dizileri YouTube’den izlemek daha cazip geldi :)


PAZARTESİ

Akşam, beklediğimiz Kilt gelmişti:)



  • Bu akşam, 25.09.2007, saat 21’de, Channel 4’da Bringing up Baby isimli bir program başlıyor. 4 bölümden oluşan programda, 1950’lerin, 60’ların ve 70’lerin çocuk yetiştirme yöntemlerini uygulayan 6 aile ekrana gelecek. İngiltere’de olanların ya da Channel 4 izleyenebilenlerin bilgisine :)
  • Bir arkadaş beni sevdiklerim konusunda sobelemiş, en kısa zamanda diyorum:)

Read Full Post »

>

Beeeen korkuunç biiiiirr…

Timsahııımmmm :)
Dikkat et ısırırıımmmm :D

Bu MK’nın yatağı ama işte ancak gündüzleri ‘tummy time’ gibi aktiviteler yapmaya yarıyor.

Co-sleeping yani aynı yatakta birlikte uyuma fikrine karşıydım. Ama heyhat:) Öğrenmenin yaşı yokmuş:)

Hastanede kaldığımız iki gece, MK’nın kucağımda ya da benim yatağımda sakin sakin uyuması ancak yatağına koyduğumda anında uyanıp ağlaması sonucu birlikte yatmıştık.

Eve döndüğümüzde geceleri yatağında, gündüzleri de salonda uyumaya başladı. Annemler geldiği zaman sabah uykumu uyurken MK’yı da yanıma almaya başladım. Annemler gittikten bir süre sonra MK’nın gece uyanmaları biraz sesli ve hareketli:) olmaya başlayınca eşim de uykusuz kalmaya başladı. İşi gereği uykusunu almış olması ve dikkatini toplaması gerektiği için onu şimdilik çalışma odasına transfer ettik. Çalışması için değil ama, uyuyabilmesi için:))

Uzun zamandır gece uykularına yatağında başlıyor MK. Ben o saatlerde zaten ayakta olduğum için o kendi yatağında uyuyor. 12’den önceki ilk süt seansı sonrası da yanımda uyumaya devam ediyor. Hafta sonları da sabahları babası ile uyuyor.

Dönmeleri tehlikeli bir hal alacağı için bir süre sonra babayı yatak odasına transfer edip biz çalışma odasının yer yatağına geçeceğiz. Bir süre sonra, MK’nın gece uyanmaları azaldığında ya hep birlikte yer yatağında yatacağız (MK’nın düşme ihtimaline karşı) ya da yatağının aslında inmeyen yan barını cebren ve hile ile söküp yatağını bizim yatağa bitiştireceğiz.

Şu anda gündüz uykularını çalışma-ma odasındaki yer yatağında uyuyor. Birlikte yatıp yuvarlanmalarımız da orada oluyor:)

MK ile uyumaya o kadar alıştım, yanımdayken kendimi o kadar huzurlu hissediyorum ki, kimbilir o kendisini ne kadar mutlu, huzurlu ve güvende hissediyor diye düşünüyorum. Keşke ilk günden birlikte uyumaya başlasaydık.

2. çocukta ilk günden, hep birlikte uyumayı planlıyorum.

Şu linkten ulaştığım şu linkteki bilimsel araştırmalar diyor ki:

Anne-Baba ile uyuyan çocuklar çok daha kişilikli, özgüven sahibi olurlarken; anne babaları ile hiç aynı yatakta uyumamışlar; kontolü daha güç, daha mutsuz, daha fazla tantrum (özellikle 2 yaş civarında görülen öfke nöbeti) sergileyen, daha korkak ve en önemlisi anne babaya daha çok bağımlı çocuklar oluyorlar.

Bir başka araştırmaya göre; 0-5 yaş arası anne-baba ile uyumuş olan erkek çocuklar öz güveni yüksek, daha az suçluluk duygusu ve endişe yaşayan ve cins(e)l ilişki sıklığı yüksek bireyler oluyorlar. Aynı şekilde 6-11 yaş arasında ailesi ile uyumuş olanlar erkek çocuklar da daha fazla özgüven sahibi oluyorlar. Yani eğer şu ana kadar oğlunuzla hiç bir arada uyumadıysanız, en azından belirli günlerde olmak kaydıyla hala başlayabilirsiniz.

Çocukluğunda anne-baba ile uyumuş kadınlar ise hem özgüveni yüksek, hem ileriki yaşamlarında fiziksel kontak konusunda daha az sorun yaşayan kişiler oluyorlar.

2-13 yaş arasındaki 86 çocuk üzerinde yapılan bir başka araştırma da, anne-baba ile uyuyan çocukların, uyumayanlara oranla öğretmenlerinden davranış-hal ve tavır konusunda daha fazla takdir aldığını ve diğer grubun aksine hiç bir duygusal ve davranışsal sorun yaşamadığını, o ana kadar hiç psikolojik yardım görme ihtiyacı içinde olmadığını ortaya koymuş.

İngiltere’deki araştırmada, yalnız uyuyanların, anne-baba ile uyuyanlara oranla; (annelerinin ifadesi ile) daha zor başedilen, stresle daha zor başa çıkan, anne-babalarına daha bağımlı çocuklar olduğu bulunmuş.

Bu alandaki en geniş ve en sistematik araştırma, Chicago ve New York’ta yaşayan 5 farklı etnik gruptan 1400 kişi üzerinde yapılmış. (Afrika kökenli Amerikalılar, New York’ta yaşayan Puerto Rika kökenliler, Puerto Rikalılar, Dominika Cumhuriyeti göçmenleri ve Chicago’da yaşayan Meksika kökenliler.)

Tüm etnik gruplar içinde, çocukken anne-babası ile uyumuş kişilerin ileriki eğitim ve iş yaşamlarında daha başarılı oldukları ve hayatlarından daha memnun oldukları tespit edilmiş.

Yani, cosleeping, “anne-baba ile birlikte uyuma” uzun vadede; kendine güvenli, daha mutlu ve huzurlu, daha az stresli, eğitim ve iş alanında daha başarılı bireyler yetişmesinde birebir etkili.

Bunlar da çalışma-ma odasındaki yer yatağında debelenen sarı şekerden kareler:




İyi Uykular ;))

Read Full Post »

>

  • Hangi kanalın izleneceğine çocuğunuz mu karar veriyor?
  • Çocuğunuz oyun, ders, dinlenme zamanlarını kendisi mi ayarlıyor?
  • Gideceğiniz yerleri çocuğunuz istediğinde erteliyor ya da iptal ediyor musunuz?
  • İstediği oyuncak ya da diğer şeyleri her zaman alıyor musunuz?
  • Çocuğunuzun sizi dinlemediğinden sık sık yakınır oldunuz mu?
  • Koyduğunuz kuralların uygulanmadığını düşünüyor musunuz?
  • Verdiğiniz cezaları uygulayamaz mı oldunuz?

“Eğer bu soruların çoğuna evet diyorsanız evin hakiminin kim olduğunu yeniden düşünmelisiniz.” diyor Doç. Dr. Bengi Semerci.

Yine aynı haberde:

Belli bir yaştan sonra çocuk sahibi olanlarda yüksek bir beklenti gelişebiliyor. Ve sağlıklı anne-baba-çocuk ilişkisini göremeyebiliyoruz. Kontrolsuz bir biçimde yetki çocuğa sunuluyor. O hep manolyaların arasında büyüdüğü için arkadaşlarından da aynı ilgiyi bekliyor. Anne baba çocuğun üzerinde otorite uygulamanın sakıncalı olduğuna inanıyor. Çocuğun dilediği gibi davranmasına izin verirken, aileyi çocuk yönetiyor. Genelde üst gelir düzeyindeki ailelerde görülüyor. Doyumsuz çocuklar yetişiyor. Dizginler çocuğun elinde. Bir fanusun içinde yapay koşullar oluşturarak büyüttüğünüz çocuğunuz büyüyüp dış dünyayla karşılaştığında hayal kırıklığına uğruyor. Sosyalleşemiyor bir türlü. Gerçekçi bir ortamda yetiştirilmediği için arkadaş grubuna, okul ortamına adaptasyonu çok güç veya mümkün değil. Bir bütün sene okulun karşısındaki kahvede çocuğunu bekleyen anneler tanıyorum. Çocuk okul fobileri yaşamaya başlıyor. Kusma, mide bulantısı gibi tepkiler gösteriyor. Evde anneannnesiyle oyun oynamayı yeğliyor.

Milliyetteki blogunda yazan Psikolojik Danışman Rukiye Karaköse de şöyle diyor;

Çocukerkil ya da veledşâhi aile olarak nitelediğimiz bu aileler, çocuk küçükken disiplin problemi yaşıyorlar. Zira çocuk, sınır tanımayan doktorlar misali sınır tanımadan büyüyor ve “o ne derse o” oluyor. Kurallar onun istekleri doğrultusunda konuyor hatta çoğunlukla kural falan konamıyor, küçük prens ya da prenses ne isterse yapılıyor. Onu kayıtsız şartsız memnun etmek, evdekilerin başlıca görevidir artık.

İşin acı tarafı “ne istediyse yaptık, bir dediğini iki etmedik” diyen ebeveyn, ancak çocuğun çığırından çıktığını görüp bize geldiğinde “acaba yanlış mı yaptık?” sorusunu sorabiliyor. Maalesef bir çocuğun her istediğini yapmak, ona kötülük olarak yetiyor. Çünkü ilk altı yılda anne baba, çocuk için dünyayı temsil eder. Çocuğun dünya algısını ebeveynin davranışları belirler. Bu yavrucaklar da sanıyor ki bütün dünya onlara böyle davranacak. Bir halk tabirindeki gibi onun her yorulduğu yere han yapacaklar. Fazla (!) sevilen bu çocuklar bir müddet sonra balon gibi şişkin bir egoya sahip oluyorlar. Sırf var oluşlarından dolayı çevrelerine lütfettiklerini düşünüp istedikleri yapılsın diye bekliyor, dış dünyada o kadar da umursanmayıp sıradan biri muamelesi gördüklerinde ise hırçınlaşıyor ya da içlerine kapanıyorlar… Yani mutlu olmaları için ailelerinin seferber olup hiçbir şeyi esirgemediği bu çocuklar dünyayı tanıyamadıkları ve çok şey bekledikleri için tam tersine mutsuz oluyorlar.

Google’a ‘cocukerkil’ yazarsanız daha pek çok yazı ile karşılaşabilirsiniz.

Bir de, bu konulardaki tespit ve esprili yorumları hoşuma giden Murat Kınıkoğlu‘nun bir yazısını yapıştırıyorum aşağıya. (Daha önce yayınlayıp yayınlamadığımdan emin değilim.)

ÇOCUK TERÖRÜNE HAYIR…

ANNE BABALAR BİRLEŞELİM…

Modern yaşamın başımıza sardığı en büyük dertlerden birisinin “çocukların anne babalarına uyguladığı terör” olduğuna inanıyorum. Etrafımda (kendim dahil) bu terörden muzdarip pek çok anne baba var. Hele anneler çocukları tarafından öyle bir sıkıştırılıyorlar ki çoğu farkında bile olmadan depresyona giriyor. Geçenlerde uyku bozukluğu, sabah yorgunluğu, endişe hali ve kolay ağlama şikayetleri ile gördüğüm hastama “Sizi üzen, sıkan önemli bir sorununuz mu var?” diye sorduğumda “İki küçük çocuğum var…..” diye cevap verdi… Öyle acınacak bir halleri vardı ki anlatamam.. Yanındaki kocası da başını salladı, iki küçük çocukları var ya “Depresyona girmek için daha ne olsun doktor bey…” der gibiydiler.

Şurası bir gerçek ki bizim ülkemizde doğumla birlikte ailenin yaşamı baştan aşağı değişerek “bebeğin rahatını sağlama” üzerine kurulu yeni bir dönem başlıyor. Bebeklik dönemi boyunca, anne babanın kendileri için vakit ayırmaları en büyük yasak, en büyük vicdan azabı… Çoğu annede muazzam bir sahiplenme duygusu; televizyonda izlediğimiz Amazon belgesellerindeki yavruları boyunlarına asılı maymunlar gibi nerdeyse çocuklarını hiç kucaklarından indirmeyecekler. Bir de işin ekonomi boyutu var. Doğumla birlikte, çocuğun ihtiyaçları bir daha hiç geriye düşmemek üzere aile bütçesinin en önüne yerleşiyor; çeşit çeşit biberonlar, bebek arabaları, pusetler, kucaklıklar, sırtlıklar, arabaya konan ayrı, arka koltuğa ayrı… Ya çocuk bezlerine ne demeli… Bantlısı, bantsızı, sızdıranı, sızdırmazı, yumuşağı, ipek gibisi… Bizim popomuz popo değil miydi, altımızda zımpara gibi Amerikan bezleriyle büyüdük, hangimizin popo estetiğinde bir zayıflık var?

İşin garip tarafı bu “çocuk terörü” belası daha çok bizim ülkeye has bir sorun gibi görülüyor. Amerikalı bir annenin çocuğunun peşinden elinde mama tabağı ile saatlerce gezdiğini duydunuz mu? Yakınımızda oturan Fransız bir aile var, sabah küçük kızlarının okul servisine binme saatinde evlerinin önünden geçiyorum, daha bir gün bile annelerinin pencereye çıkıp arkalarından baktığını görmedim. Bizim paşaların, prenseslerin okul servis törenini ise hepiniz görmüşsünüzdür; kapıdan elinden tutarak çıkarmalar, birlikte karşıya geçirmeler, servise bindirmeler, arkasından gözler yaşlı el sallamalar, öpücük atmalar…. Sanki çocuklarını okula değil de hacca yolluyorlar….

Bebeklik, çocukluk derken, aileler arası en büyük mücadele “çocuğu en iyi okulda okutma” engelli yarışları ile devam ediyor. Şu kurs iyi, bu daha iyi, şundan özel ders, o dershane, bu dershane … kemerleri sıkıp, uğraşıyoruz ki sonunda çocuğumuz gene paralı bir okula girsin ve biz de çileye devam edelim…. Halbuki rahmetli babam, benim daha iyi bir okula gitmem gerektiğini söyleyen anneme “Oğlum akıllı malı nede, oğlum deli malı nede?” şeklinde bir vecize söyleyip kenara çekilmişti. (Günümüz Türkçe’siyle tercümesi: eğer çocuk akıllı ise zaten başarılı olur, yok akıllı değil ise boşuna uğraşma en iyi okula da gitse adam olmaz.)

Doğrusu zaman zaman çocukların bu rahatını ve saltanatlarını kıskanmıyorum dersem yalan olur. Oğlumun cep telefonu benimkinden yeni model, kızımın çizmesi annesininkinden daha pahalı ve çoğumuz şöyle veya böyle çocuklarımıza imkanlarımızı aşan bir yaşam tarzı sunmaya çalışıyoruz. Sabah işe giderken yakınımızdaki devlet okuluna giden çocuklarla karşılaşıyorum. Çoğunun ayağında (nedense bağcıkları çözük) tek tip, kocaman, marka bir bot var ve çoğunun anne babasının o botu almak için çok daha lüzumlu bir harcamayı ertelediklerinden eminim.. Üstelik sağlanan o kadar imkana rağmen hala halinden memnun olmayan ve daha fazlasını, yetmedi daha fazlasını isteyen mutsuz çocuklarımız var. (Bundan 40 yıl önce ilk depresyonun görülme yaşı ortalaması 29 yaş iken şimdi 14.)

Bilmem sizde benim gibi çocuklarınıza sağladığınız imkanları kendi çocukluğunuzdaki imkanlarınızla kıyaslıyor ve sinirleniyor musunuz? İlk okulu bitirene kadar tek servetim beş-on bilye, bir lastik çember ve bir sapandı. Bütün gün çemberin peşinde tabanlarım sızlayana kadar sokak sokak dolaşmaktan ne anladığımı hatırlamıyorum ama hava kararıp da yorgunluktan bitap eve geldiğimde son derece mutlu olduğumu çok iyi hatırlıyorum…

Unutmayalım ki çocuklarımıza vereceğimiz en güzel şey, neşeli ve mutlu bir aile ortamıdır. Gecelerini uykusuz geçiren, çocuğu için özel zevklerinden ve tüm hobilerinden vazgeçmiş anne babalarla mutlu bir aile ortamı sağlayabilir miyiz?

Yapılacak şey belli… Tüm dünyanın ezilen anne babaları, çocuk terörüne karşı eyleme geçmenin zamanı geldi geçiyor… Birleşelim… Yarından tezi yok önlem alalım… yaşamak bizim de hakkımız…


Read Full Post »

>

http://res0.esnips.com/escentral/images/widgets/flash/chello.swf
Deuter – Sun Spiri…

Yukarıdaki müziği dinlemenizi tavsiye ederim. MK’nın favorilerinden :)

Cuma günü akşamüzeri, eşim işten gelince yakınlardaki bir parka uğradık. Güzel havaların ve henüz kısalmamış olan günlerin kıymetini bilmeye çalışıyoruz.

Akşam güneşi banyosu yapan Memo.

Cookie Beauty :)

Güz gülleri :)

Cumartesi ve pazar günü Yeşim teyzelere attık kapağı :) Bir kez de buradan teşekkür ediyoruz :) Pazar günü Yeşim ve Nihat’ın evlilik yıldönümleri idi. Aileleri, sevdikleri (biz oluyoruz:P), çoluk-çocuk, torun-tombalakları ile nice nice senelere :))

***************************

Sevgili Ayça‘nın slingini gördünüz mü? Annesinin ellerine sağlık, çok güzel olmuş. Sevgili Ceren de terziye iki tane diktirmiş, fotoğraflarını çekip koyarsın değil mi Cerencim?

MK kucağımdan inmediği için gün içinde yemek yapmakta zorlanıyorum. Uyurken zaten çıt sesine uyanıyor, o hiç mümkün değil :) Slingine koyarak da bir şeyler yapamıyorum, o önümde iken elimde bıçakla falan tehlikeli şeylerle uğraşmak istemiyorum. Sanırım sırtıma bağlayabileceğim bir sling alacağım. Hoşuna gider mi bilemiyorum ama.

***************************


Elvan‘ın kızı Beray da dünyaya gelmiş, hoşgelmiş :)

***************************



Pratik Anne çok güzel ve ilginç bir konuyu yazmış. Aslında biz yeni nesil için ilginç:) Eskiler bu işi zaten biliyorlar:)

Annem, yeni doğduğum zaman bakımım konusunda anneme yardımcı olmak için bir ninenin eve geldiğini anlatmıştı. Daha 40’ım içinde kadıncağız beni çişe tutarmış, anneme de aynısını yapmasını tavsiye edermiş. Yani eskiler tuvalet eğitimine ilk 40 gün içinde başlarlarmış.

Işıl’ın ingilizce blogunda parenting books kitap tavsiyeleri arasında dolaşırken, Diaper Free yani bezsiz bebek kavramını öğrenmiştim. Ne olduğunu Pratik Anne uzun uzun anlatmış.

Bebeğe tuvalet eğitimi vermiyoruz tabi ki:) Ancak bebeği gözlemleyerek, çişinin ve kakasının geldiğini bize haber veren işaretleri yakalayıp onu tuvalete tutuyoruz. Bu eğitimle gündüzleri 3-5 aylık bebeklerinin altını hiç bağlamayanlar var. Işıl bu yöntemin ilk 6 ay içinde öğrenilebileceğini, sonrasında bebeklerin bu işaretleri göstermekten vazgeçtiğini yazmıştı ancak Pratik Anne’nin elindeki kitapta her yaşta başlanabileceği yazıyor sanırım.

MK’nın çişini yakalayamıyorum:) Ancak kaka saatleri belli. Bir an önce şu kitapları ısmarlayıp diaper free eğitimine başlasam iyi olacak :)

Read Full Post »

>

Aşağıdaki yazı bir zamanlar mail olarak gönderilmişti bana.

“Bu aralar sahip olacağım bebeğin heyecanı ve merakıyla ilgi alanlarım ve gözlemlerim değişti. Sürekli etrafta bebeklere, bebekli anne babalara ve birbirleriyle olan ilişkilerine bakıyorum, gözlem yapıp davranış modellerini hafızaya alıyorum. İnsan psikolojisi ve davranışlarını analiz edip derinine inecek bir eğitimim yok ama, mesleğim nedeniyle çok fazla insanla birlikte olduðum için tecrübem var. Bu tecrübeler doğrultusunda çeşitli modeller oluşturuyorum. Özellikle ebeveynler için. Restoranlarda, kafelerde, havuz başında, sitenin bahçesinde… Algıdaki seçiciliğimden midir nedir örnek çok.

Etrafımda gözlemlediğim ve zihnimde ayrıştırıp biriktirdiğim modelleri geçen hafta yurtdışına yaptığım bir seyahatte karşılaştırma olanağı yakaladım. Ne de olsa bambaşka bir kültür, aradaki farkları sorguladım. Burada bu gözlemlerimden iki örnek vermek isterim ama niyetim bu konuya devam etmek değil, asıl tespit ettiğim, vurgulamak istediğim noktalar yazının ilerleyen bölümlerinde.

Yer, İstanbul, havuz başı; 2 – 2,5 yaşlarında bir çocuk babasının kucağında, arkasında annesi elinde plaj çantası ve çocuğa ait olduğu belli olan eşyalar ve oyuncaklarla geldiler, çocuk havuzunun olduğu bölüme yerleştiler. Çocuğa mayo giydirildi, kolluklar takıldı, kremlendi. Havuza girmek için hazır ama tutturdu baba sen de gel diye. Su seviyesi 50 cm.den biraz fazla olan havuza baba ile birlikte girildi. Baba ayakta, eller belinde çocuğun başında, anne hemen havuzun yanındaki şezlongda uzak mesafe takipte! Havuzda hemen hemen aynı yaşlarda 5 çocuk var. Bunlardan ikisi Hollandalı kardeş, biri İngiliz, diğer ikisi Türk. Diğerleri oynuyor ve hemen yeni arkadaşlarını da oyuna katıyorlar. Ama çocuk sürekli “anne bak, baba bak” şeklinde her hareketi için onay ve aferim alıyor. Bütün oyuncakları havuzun hemen yanında olmasına rağmen, sürekli babadan kova, kürek, top isteniyor.

Oğlanın adı Kaan. Nereden mi biliyorum, çünkü bu arada her 5 sn. de bir annesi ya da babası bağırıyor. “Kaan, zıplama… Kaan kolluğuna dikkat et.. Kaan su atma arkadaşına, Kaan kovalarını kenara koy…” çocuk daha suya gireli 5 dk. bile olmadan “Kaan hadi çıkma vakti”, çocuk feryat figan sudan alınıyor, kurulanıp, mayosu değiştirilip şezlonga oturtuluyor. Islak gözlerle çaresiz havuza bakýyor Kaan. Biraz sonra bir kutu çıkıyor çantadan içinde Kaan’ın yemeği var, ama Kaan yine ağlıyor, “karnım tok, yemiycem” diye. Ama dinleyen kim, zorla kaşık kaşık yutturuluyor yemek. Diğerleri pür neşe oyuna devam. Kaan bütün gün izin almadan çişini bile yapamıyor. Sürekli “anne”, sürekli “baba” diye hep birşeyler istiyor.

Yer, Helsinki, havaalanı; 2 – 2,5 yaşlarında bi çocuk. Tüm aile birlikte seyahat ediyorlar. 3 kardeşi daha var kendinden büyük, biri 5, diğeri 7, en büyüğü ise 12 yaş civarlarında. Terminalde bir uçtan diğerine ilerliyorlar. Önde anne ve baba, arkada büyük çocuklar hemen arkalarında en küçükleri. Ama resim şöyle, anne ve baba dahil abla ve ağabeylerinin kendi valizleri var ya, onun da var. Tekerlekli pembe küçücük bir valiz. Üzerinde pokemon resimleri. Küçük kızın ağzında emziği, elinde içinde meyvesuyu olan biberonu ve koltuğunun altında oyuncak tavşanı aynı şekilde onlarla birlikte ilerliyor ve kontuarın önünde hemen anne ve babasının arkasında sıraya giriyor. Ne bir şikayet, ne bir talep, ne bir yaramazlık. Sıra bekliyor. Ama kontuara gelene kadar hepsi hissettirmeden bu küçük kızın temposunda yürüyor. Kontrol altýnda ama kimse etrafında onu raptı zapta almamış. Bilet işlemlerinden sonra benim onları seyrettiğim kafeye gelip hemen yanımdaki masaya oturuyorlar. Baba tek tek herkese ne yemek istediğini soruyor. Anne ve 2 çocuk sandöviç istiyor, büyük olanının karnı tok, sıra en küçük kıza geliyor, o da bir şey yemek istemediğini söylüyor. Sorun ve sorgu yok! Annesi çantasından küçük bir torba çıkarıyor ve eğer sonradan acıkacak olursa muz ve bisküvilerinin olduğunu hatırlatıyor gülümseyerek sadece. Her şey yolunda sıkboğaz edilen, ağlayan, şikayet eden kimse yok masada herkes halinden memnun.”

Av. Buse Pınar Kaçar

***********************************


Üniversiteyi kazandığım zaman, kayıt haftasının ilk günü annem ve babamla üniversiteye kayıt yaptırmaya gittik. Tüm öğrenciler benim gibi ailesi ile gelmişti. Öğrencilerin yanı sıra aileler de birbiriyle kaynaşıyordu:)

Kayıt saati gelip de öğrenci işleri ofisi açıldığı zaman tüm öğrenciler aileleri ile birlikte ofisin önünde toplandı ve beklemeye başladı.

Öğrenci İşleri müdürü olan bayan dışarıya çıktı ve; “Çocuklarınız artık üniversiteyi kazandı, bundan sonra kendi işlerini kendileri halledebilirler. Şimdi lütfen herkes bina dışına çıksın, sadece öğrenciler kalsın.” diyerek tüm anne babaları gönderdi.

Eğer öyle yapmasaydı muhtemelen her öğrenci anne babası ile odaya girecek ve kayıt işlemlerini yürütenler öğrenciye mi laf anlatacak, anne-babasına mı belli olmayacaktı.

Üstelik herkes kaydını sorunsuz, -kendi başına- yaptırabilmişti. Eh kimisi 2.5 yaşındaki çocuğuna fırsat tanıyor, kimisi de 18 yaşına gelmiş, üniversiteye başlayacak çocuğunun işlerini halletmeye çalışıyor:)

Read Full Post »

>Sağlıklı Beslen!

Öncelikle Calimero Mutfakta’nın sobesini cevaplayayım.

Neleri Severim: (Aslında pek çoğunuzun tahmin edebileceği şeyler:))

  1. İnternet+Bilgisayar Kullanmayı,
  2. Seyahat Etmeyi,
  3. Fotoğraf Çekmeyi.

Ben de, son derece hoş blog isimleri olan: Kelebek Hikayeleri‘ni, Kirpikteki Gözyaşı‘nı, Mücevher Kutusu‘nu sobeliyorum.

*******************

Dün, yani çarşamba günü şimdilik aşı faslını, uzuuuuuun bir fasıl eşliğinde kapattık:) Verem aşısı tutarsa, 1 yaşına kadar başka aşı olmayacak umarım.

İlk kez 3 tane aşıyı aynı anda oldu. Birisi sol bacağına, ikisi sağ bacağına. İlk başta çok çok ağladı ama eve dönüş yolunda mışıl mışıl uyudu. Gayet sakindi, oh ne güzel sorunsuz atlattık sanırım diyordum. Ta ki…! Gece 2.45’e kadar!

O saatte uyandı, emdi. Uyuması için ayağımda salladım, uyudu. Ama sorun şuydu ki ayağımdan alıp yatağına koyamıyorum! Koyduğu anda gözlerini açıyordu. Ben de yatakta bırakmak istemedim, dönüp de düşmesin diye. Kiminle inatlaşıyorsam! İnatlaştıkça inatlaştım yatağa koyacağım diye. Uyutuyorum, yatağa koyuyorum uyanıyor! Hadi bizim yatağımızda yanıma yatırayım diyorum, ona da uyanıyor!

Tabi gittikçe uykusu açıldı, uykusuzluk başına vurdu, ağlamalar, mızmızlanmalar… Bu arada ateşi vardı ama ben kendi kendisine atlatır diye şurup vermemiştim. Rahatlasın diye Calpol’u da verdik 4 gibi.

En sonunda 5.30’da biraz uyudu. 6’da yeniden uyandı. Emzirip uyuttum bu sefer 9.30’a kadar uyumuştu(k).

Bugünse.. Akşam 5’e kadar günlük rutinimiz gayet iyi gitti. Tabi hala öğle uykularını tilki uykusu olarak uyumaya devam ettiğinden elim kolum bağlı başında oturuyorum maalesef:(

Akşam 5’ten sonra aldı bir mızmızlık ve ağlama. 6 gibi eşim gelir ve onunla epey oynar, oyalanırlar ama bu akşam işi uzun sürdüğü için o da gelemedi. Ben bunaldım, ben bunaldıkça Mehmed Kaan bunaldı!

En sonunda koydum slingine, sitenin bahçesine indik. Dışardayken gıkı çıkmadı, oynayan çocukları seyretti, çocuklar bunu sevdi falan.

Sonra eve girdik!!! Vaaay sen misin eve giren! Akşam 8.30-9’a kadar bir ağlama krizine girdi ki.. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim:( Eşim geldiğinde 8 olmuştu zaten. O saate kadar MK ağlıyor ben sarhoş gibi onu dolaştırıyorum, salıncağında sallamaya, emzirmeye çalışıyorum falan. Hiç bu kadar uzun süre ve bu şiddette ağlamamıştı. Calpol da verdim az bir ölçü ama bana mısın demedi.

Geçen gece üşütmüşüm, bir de hafif nezle geçiriyorum. Bir yandan kırgınlık, bir yandan MK’nın krizi.. Pelte gibiyim şu an:P Beynim uyuştu:P

Büyük ihtimal aşının etkisi vardı üzerinde. Umarım yarından itibaren normale döner. Ne diyeyim, colic bebek annelerine sabır diliyorum.

Read Full Post »

Older Posts »